|
ŞEHİR ve PLAN
Beşeriyetin bedeviyetten medeniliğe geçişi önemli bir konudur. “Medeni” kelimesi Arapça’da “şehirli” anlamına gelmektedir. İnsanlık vahşet, ilkellik, göçebelik aşamalarından geçerek en sonunda medenilik derecesine gelmiştir. Medeni olmak şehirli olmak anlamında kullanılmakta olduğu gibi, günümüzde modernliği de içine alan bir ıstılah olarak da karşımıza çıkar. İlkel bir yaşam biçimiyle, medeni bir yaşam biçimi hepimizce malumdur. Medeni değilken, suyunuzu kuyudan veya dereden getirmek, elinizi yıkamak için ibrikten veya tastan dökmek zorunda kaldığınız halde, medeni iken musluktan akan su ile elinizi yıkayabilirsiniz. Hatta ekonomik durumunuz müsaitse fotoselli bir musluk taktırırsınız; elinizi uzattığınızda musluktan su akar, çekince durur. Hatta şimdilerde fotoselli sıvı sabun aparatları da kullanılmaktadır. Medeni değilken çoğu işinizi kendiniz yapmak zorundasınızdır, ama şehirde muhtelif esnaf ve zanaatkarlar sayesinde işi ehillerine yaptırırsınız, rahat edersiniz. Medeni değilken dağda, bağda tek başınıza veya küçük yerleşim birimlerinde, köyde oturursunuz, medeni iken şehirde komşularınız olur, her hizmet ayağınıza organizeli bir biçimde gelir.
Şehir, daha da eski tabiriyle Medine kavramını kısmen açabilmek için yaptığımız bu kısa girişten sonra planlı şehirciliğe yani bugünkü anlatımla imar planlarına geliyoruz. Selçuklu dönemi, özellikle Osmanlı dönemi şehirlerine baktığımız zaman tabiatın getirdiği şekle uygun, tabiatı fazla zorlamayan, insanların birbirinin şehrî ve mimarî hukukuna saygılı, abartıdan ve israftan uzak bir şekillenme ve oluşum görüyoruz. Bir cami ve etrafında yerleşik külliyenin merkez olduğu Osmanlı kentleri, bizim olduğu kadar ecnebilerin de dikkatlerini çekmiş bu hususta oldukça yayın da yapılmış ve Osmanlı kentlerinin çok iyi oluşundan ve güzelliğinden sitayişle bahsedilmiştir. O döneme ait cami, medrese, han vb. yapıların planlarının olduğu bilinmediği gibi, bu şehir güzellerinin de planlarının olduğu hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Tahminimiz, bugünkü anlamda bir imar planı anlayışının olmadığıdır. Olay, bir külliye yapıldıktan sonra birbirine saygılı, tabii ve sosyal çevre ve ölçeğinde oluşan evlerin mahalleleri ve bu mahallelerin de şehri meydana getirmesi şeklinde cereyan etmektedir.
Plansız yapılan bu şehirlerin güzel ve anlamlı görünüşlerinin yanı sıra, planlı olarak yapılan şehirlerimizin durumunu ise bugün hepimiz biliyoruz. Sebeplerine henüz girmeden bugünkü kentler için söyleyeceğimiz şeyler üç aşağı beş yukarı aynı sözlerdir. Çarpık kentleşme, yetersiz altyapı, depreme dayanıksız yapılar, yetmeyen yollar, bozuk siluet, yetersiz yeşil alan, hava kirliliği, görüntü kirliliği, gürültü kirliliği ve bütün bunların tabii neticesi mutsuz insanlar. Eski şehirlerimiz hakkında uzun uzun çalışmalar yapıyoruz. Mevcut hallerinin rölövelerini çıkartıyoruz, sokak, doku, siluet çalışmaları yapıyoruz. Bunlar üzerine makaleler, tebliğler ve kitaplar yayınlıyoruz. Batılılar da bu kervana severek ve isteyerek katılıyorlar. Bu gün niçin eski kentlerimiz gibi kenti bir bütün olarak mimari bir kitle şeklinde elde edemiyoruz? Kentlerimiz neden yetersiz ve çok problemli? Halbuki planlı bir kentin teorik olarak her şeyiyle yeten, düzenli ve güzel olması gerekmez mi? Bunun neticesinde de mutlu insanlar, güler yüzlü simalar beklenmez mi?
Teorik olarak gerçekten bu fikir doğru. Hepinizin bildiği gibi Arjantin’in başşehri Buenos Aires boş araziye plan doğrultusunda yapılan bir kent olmasına rağmen, orası da diğer problemli kentlerden fazla farklı değil. Oranın da diğer çarpık kentlere benzer problemleri var ve orada da insanlar mutlu değiller. Aslında bizim de imar planı olmayan şehrimiz neredeyse yok. Büyük şehirlerden tutun, en küçük kasabaya kadar çoğu yerleşim biriminin imar planları var. Belediyelerimiz, mimarlarımız, kent plancılarımız, mühendislerimiz ve teknik elemanlarımız var. Ama nedense bizim şehirlerimizin de birçok problemi var. Hele büyük şehirlerde daima iki tane kent var. Birisi kentin albenili, zengin ve gösterişli merkezi, diğeri sönük, fakir ve problemli varoşları. Aslında gösterişli merkezin de problemleri var. Yolu, park yeri, yeşili, altyapısı onun da yetersiz. Bu merkezin her şeyi tam olsa bile, bir kent bütününde varoşların yetersizliği düşünüldüğünde o kenti, elbette tam, dört dörtlük bir kent olarak nitelendirmemiz mümkün olamıyor.
Bir diğer husus da, yapılan imar planlarının tam olarak tatbik edilip edilmediğidir. Diyelim elimizde dört dörtlük bir imar planı var, ama onu uygulamadınız ve dışına çıktınız. O zaman kabahati planda aramamız mümkün değildir elbette.
Plansız gelişme dediğimiz başka bir husus ta oldukça baş ağrıtan, önemli bir meseledir. Plan haricinde vuku bulan gecekondulaşma, tüm üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi memleketimiz için de oldukça önemli bir problemdir. Artık kentin gelişim kontrolü sizin denetiminizden çıkmış, gecekonducuların ve muhtelif çevrelerin arzu ettiği şekilde yönlenmeye başlamıştır. Hele bir de seçim dönemi yaklaşmışsa, hele hele siyasiler gecekondu için göz kırpmışlar ise, artık kimse tutamaz gecekonducuları. İhtiyacı olan olmayan, özellikle de bu işten rantı olanlar sahnede rol alarak güzelim kentleri içinde bulunduğumuz hale getirebilmek üzere ellerinden gelen gayreti gösterirler. Seçimden önce ya da sonra oraya götürülen belediye hizmetleri ve ardından gelen imar affıyla o gecekondulu plansız şehir, artık meşru bir planı olan bir şehir oluvermiştir. Fakat, ne yol yeter, ne alt yapı yeter ne de başka ihtiyaçlar yeter. Siz kendinizi mevcut durumla baş başa bulursunuz. Dere yatağına yapılan mahalleler su taşkınları nedeniyle sık sık rahatsız olurken belediyeler de ne yapacaklarını şaşırmaktadır. Bu ve benzer problemleri hepimiz her gün yazılı ve görsel basından izlemekteyiz.
İşin çarpıcı bir yönü de, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerimizin imarlı kısımlarının yaklaşık % 30, gecekondulu kısımlarının % 70 oranında olduğu düşünüldüğünde imar planlarını ne derecede isabetle uyguladığımız, şehrin gelişimini siyasi, sosyo-ekonomik ve sair faktörler doğrultusunda hangi oranda yönlendirebildiğimiz ortaya çıkmaktadır. Yani yapılan nedir? İmar planı doğrultusunda ortaya çıkan bir kent değil, yapılmış bir kentin çıkarılmış planı söz konusudur. Bu durumda ortaya çıkan önemli husus şudur: Siz yapacağınız veya yaptığınız imar planını ne derece tatbik edebiliyorsunuz? Şehirlerin gelişimini sosyal, ahlaki, ekonomik faktörler doğrultusunda ayarlayabiliyor musunuz? Rey kaygısıyla gecekondulaşmaya, çarpık kentleşmeye göz yumarak oluşturduğunuz bozuk kentleri daha sonra ne derecede düzelteceğinizi umuyorsunuz? Neticeler ortadadır. Yapılan istatistiklerde kimi hastalıklar, suçluluk oranı vb. parametrelerin varoşlardan çıktığı görülmektedir. Memleketimizdeki gecekondulu, çarpık kentleşmenin getirdiği problemler ve bu problemler içinde yaşam savaşı veren sıkıntılı, mutsuz insanlar bizim düşünmemizi ve uygun çözümler üretmemizi herhalde gerektirmektedir. Elbette burada kırsal kesimden şehirlere göçen insanlarımızı kesinlikle suçlamıyoruz. Memlekette meydana gelen ekonomik veya başka nedenler vesilesiyle ya da kişinin kendisine ait başka sebepler yüzünden göç etmesi mümkündür.
Diğer yandan şehirlerin planı yapılırken, şehri yatayına yaymak, uygun banliyöler ve uydu kentler oluşturmak gerekirken, kent alanlarını gereğinden fazla nüfus yoğunluğuna boğarak mevcut veya yeni gelişen yerlerde, bile bile bazı problemleri oluşturmak meselesi de unutulmamalıdır. Yani siz örneğin, üç katı götürebilecek bir yere, 6-7 kat verirseniz orası için ne yol, ne otopark, ne pazar yeri ne sosyal tesisi, ne eğitim tesisi hiç bir şey yetmez. Bir kere yolu genişletemeyeceğiniz için alın size bir trafik problemi. Yetersiz alan kalacağı için alın otopark problemi. Nüfus artacağı için yetmeyecek olan okul, sosyal tesis ve dinlenme alanları da cabası. Neyi çözdük Allah aşkına? Başımıza yeni yeni problemler almadık mı? Halbuki altyapının ve diğer eğitim, kültür, yeşil vb. alanların taşıyabileceği kadar nüfus yoğunluğu versek bizim şu anda uğraştığımız problemleri yaşamamış olmayacaktık değil mi?
Sonuç olarak; yapılmış şehirlerin planını çizmek yerine, günün şartlarına uygun şehirler oluşturabilmek için her türlü teknik ve sosyal donatıyı ihtiva eden planları yapmak, yapılan bu planları uygulayabilmek için gerekli siyasi, sosyal, ekonomik ve diğer faktörleri yeterince ve yerinde kullanmamız gerektiğini, bu irade ve kararlılık içerisinde olduğumuzda insanlarımızın mutlu olabileceklerini anlıyoruz. Zaten nihai hedefimiz insanlarımızı mutlu etmek değil mi?
|